Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Avukat Çiğdem Kekeç yazdı “Kralların Gölgesinden Vicdanın Aydınlığına”

Avukat Çiğdem Kekeç yazdı “Kralların Gölgesinden Vicdanın Aydınlığına”

Avukat Çiğdem Kekeç yazdı “Kralların Gölgesinden Vicdanın Aydınlığına”

Adalet, Eğitim ve İnsanlık Onuruna Dair…

Türkiye’de kamu gücü, çoğu zaman devleti temsil edenlerin üzerine giydiği görünmez ama bir o kadar da ağır bir zırha dönüşüyor. Bu zırh, makam koltuğuna oturanın sadece yetkilerini değil, aynı zamanda hatalarını, kusurlarını ve hatta cürümlerini örtmek için kullanılan bir kalkan halini alıyor. Özellikle bürokrasinin derin koridorlarında “devletin ali menfaatleri” maskesi altına gizlenen kişisel çıkarlar, bir cinayeti karanlığa gömecek ya da bir dosyayı tozlu raflarda çürütmeye yetecek bir kudrete ulaşıyor.

Tunceli’de yaşanan ve savcı Ebru Cansu’nun kararlı duruşuyla aydınlanan o elim hadise, aslında bize dev bir sistem sorununu fısıldıyor;

Adalet, sistemin kendi çarkları tarafından mı korunmalı, yoksa sadece “kahraman” bireylerin şahsi vicdanına mı emanet edilmeli?

Gücün Kibrine Aldanan

“Kraldan Çok Kralcılar”

Bürokraside yükselen bireylerin devlet imkanlarını birer şahsi imtiyaz gibi kullanması, tarihten gelen bir “devlet benim” yanılsamasının sonucudur. “Kraldan çok kralcı” olarak tabir ettiğimiz bu kesim, hiyerarşik gücü bir dokunulmazlık alanı olarak kurgular. Eğer bir noktada bir bürokrat, makam aracını, emrindeki personeli veya yargı üzerindeki nüfuzunu bir suçu örtmek için kullanabiliyorsa; orada devletin gücü değil, devletin zaafı vardır. Zira gerçek devlet gücü, suçluyu kimliğine ve makamına bakmaksızın yargı önüne çıkarabilme kabiliyetidir.

Bugün bir cinayetin aydınlanması için bir savcının sistemin dışına çıkarak devasa bir direnç göstermesi gerekiyorsa, hukuk devleti mekanizması paslanmış demektir. Bunun önüne geçmek için; yargı bağımsızlığının fiziksel güvencesi sağlanmalı, kamu görevlilerinin yargılanmasındaki “izin” kalkanı kaldırılmalı ve tüm adli süreçler değiştirilemez dijital kayıtlarla (blockchain gibi) koruma altına alınmalıdır.

Dijital sistemler bürokratın keyfi kararlarını engellemek ve adaleti hızlandırmak için birer “objektif denetçi” görevi görmelidir.

Parayla Satın Alınamayan Vicdan ve Merhamet Eğitimi

En mükemmel yasalar bile, onu uygulayacak olan “insan” yozlaşmışsa birer kağıt parçasından ibarettir. Hukuk devleti olabilmek için paradan, binalardan ve modern silahlardan çok; dürüst yetişmiş vicdanlı zihinlere ihtiyacımız var. Maalesef mevcut eğitim sistemindeki çürümüşlük, çocukları sadece birer “başarı makinesine” veya sınav odaklı “robotlara” dönüştürerek gelecek umutlarımızı törpülüyor.

Eğitimde merhamet, empati ve “yaratılanı sevmek, yaratandan ötürü” şuuru, sadece manevi bir tercih değil, adaletin en temel yapı taşıdır. Bir çocuğu, karşısındakinin acısını kendi yüreğinde hissedecek bir insan sevgisiyle yetiştirmezseniz, o çocuk yarın bir makama geldiğinde devleti bir hizmet aracı değil, bir tahakküm sopası olarak kullanacaktır. Geleceğin bürokratı, kanunlardan önce kendi vicdanına hesap vermeyi öğrenmelidir.

Devletin Namusu Adalettir…

Devletin bekası, bir bürokratın sahte itibarını korumakla değil, bir vatandaşın can güvenliğini ve hakkını savunmakla sağlanır. Eğer adalet, sadece “idealist bir savcıya” denk gelindiğinde tecelli ediyorsa, bu bir sistem başarısı değil, bir tesadüftür. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey kahraman bireyler beklemek değil; hiçbir kahramana ihtiyaç duymadan, tıkır tıkır işleyen ve suçu kim işlerse işlesin yakasına yapışan bir hukuk makinesini inşa etmektir.

Geleceği kurtaracak olan; makamın gücüne değil, insanın onuruna inanan; dijital dünyayı duygularını yitirmeden yönetebilen ve vicdanını hiçbir dünyevi menfaate değişmeyen o “erdemli insan” olacaktır. Çünkü adalet, soğuk mahkeme duvarları arasında değil; sevgi, merhamet ve dürüstlükle beslenen bir toplumun vicdanında yaşar.