Meslek hayatım boyunca ofisime gelen pek çok danışanımın gözlerinde aynı endişeyi gördüm. “Avukat Hanım, kardeşlerimle anlaşamıyoruz ama dava açarsak ata yadigarı evimiz elin adamına yok pahasına gider mi?” Bugüne kadar bu soruya verdiğimiz cevap ne yazık ki pek iç açıcı değildi. Ortaklığın giderilmesi, yani bizim hukuk dilindeki adıyla izale-i şuyu davaları, bir çözüm yolu gibi görünse de aslında pek çok mirasçı için tam bir yıkım senaryosuna dönüşebiliyordu. Mevcut sistemde mahkeme satış kararı verdiğinde, o mülk açık artırmaya çıkıyor ve dışarıdan gelen, mülkün hatırasıyla değil sadece kârıyla ilgilenen üçüncü kişilerin insafına kalıyordu.
Açık konuşalım; bugüne kadar uygulanan sistem, aile içi uyuşmazlıklardan beslenen bir fırsatçılık alanı yaratmıştı. Mirasçılar birbirine düştüğünde, piyasa değerinin çok altında tekliflerle gayrimenkulleri toplayan ve mülkü gerçek değerine ulaştırmadan haksız kazanç elde eden bir kesim türemişti. Vatandaş, malı yabancıya gitmesin diye hakkından feragat etmek zorunda kalıyor ya da yıllarca süren davalarda mülkün çürümesine seyirci kalıyordu. Bu sadece hukuki bir sorun değil, aynı zamanda ciddi bir toplumsal adaletsizlikti.
Gündemde olan 12. Yargı Paketi ile bu kangren haline gelmiş soruna neşter vuruluyor. Yeni düzenleme, aslında tam da bizim yıllardır savunduğumuz “öncelik mirasçınındır” prensibini yasal bir güvenceye kavuşturuyor.
Peki, ne değişiyor? Artık mahkeme satış kararı verdiğinde kapılar hemen herkese açılmayacak. İhale, öncelikle bir “kapalı devre” usulüyle başlayacak. Yani sadece o taşınmazın hissedarları ve mirasçıları bu ihaleye katılabilecek. Mahkemenin belirlediği o adil, güncel rayiç bedel üzerinden mülkü almak isteyen mirasçı, diğer paydaşların hakkını ödeyerek aile yadigarına sahip çıkabilecek.
Doktrinde mülkiyet hakkının korunması ve paylı mülkiyetin ruhu üzerine yapılan tüm tartışmaların özü şudur; “Bir mülkün gerçek değeri, ona sahip olanların tasarruf yetkisindedir.” Eğer bir aile içinde uzlaşma yoksa, devletin görevi bu uyuşmazlığı çözmek olmalı, mülkü “başkalarına peşkeş çekmek” değil.
Bu düzenlemeyle birlikte, mülkler ölü fiyata değil, gerçek rayiç bedeller üzerinden aile içinde kalıyor. Fırsatçı üçüncü kişilerin haksız kazanç kapısı kapanıyor. Satışın dışarıya yapılacağı korkusuyla dava açmaktan çekinen binlerce vatandaş, daha güvenli bir hukuki zeminde hakkını arayabilecek. Hukuk, toplumun ihtiyaçlarına göre evrildiği sürece yaşayan bir organizmadır. 12. Yargı Paketi’ndeki bu madde, sadece bir usul değişikliği değil; miras hukukundaki o adaletsiz satış korkusuna son veren ciddi bir toplumsal kazanımdır.
Peki, insanın aklına şu soru geliyor. Çözümü bu kadar net olan bir sorun için neden bunca yıl beklendi? Neden kimse bu açık yarayı görüp iyileştirme iradesi göstermedi? Ne yazık ki hukuk sistemimiz, zaman içerisinde topluma hizmet etmek yerine kendi şekilci yapısına hapsolmuş durumda. Medeni hukukun pek çok alt dalında, sistemi hantallaştıran, adeta bir labirent gibi vatandaşın yolunu kaybettiren onlarca düzenleme var.
Mesele sadece kanun yapmak değil; mesele, yapılan kanunun insanın derdine derman olmasıdır. Bugün yüz binlerce sayfalık mevzuatımız var ama bu kâğıt yığınları içinde adaleti bulmak bazen yıllar alıyor. Oysa hukuk, karmaşık formüllerden ibaret teknik bir alan değil, toplumsal barışın en büyük güvencesidir.
Sistemi bu hantallıktan, bu şekilcilik yükünden arındırmamız gerekiyor. Bir insan ekmeksiz, susuz yaşayabilir; ama adaletin olmadığı, hakkın teslim edilmediği bir yerde ne huzur kalır ne de toplumsal güven. Bizim artık “metinlere hapsolmuş” bir hukuk anlayışından, vicdanı ve pratik zekayı merkeze alan bir yargılama sistemine geçmemiz şart.
Burada görev sadece yasama organına değil, kürsüdeki hakimlerimize de düşüyor. Kanunlar birer araçtır; asıl olan, o aracı kullanarak adalete giden en kısa ve en doğru yolu bulmaktır. Hakimlerimizin pratik zekayı ön plana çıkararak, uyuşmazlıkları usulün boğucu detaylarında kaybetmeden çözmesi gerekir. Unutmayalım ki; kağıt üzerinde yazan hak, hak sahibine ulaşmadığı sürece sadece bir temennidir.
Konumuza dönersek; yıllarca süren davalar, kapı önlerinde beklenen ihaleler ve mülkü üzerinde tasarruf edemediği için mağdur olan binlerce mirasçı… Bu tablo, adalete olan güveni zedeliyor. Toplumun en büyük teminatı, haklı olduğu bir konuda devletin “Hızla yanındayım” dediğini duymaktır. 12. Yargı Paketi ile atılan bu adım, umuyorum ki sadece bir başlangıç olur ve sistemin tüm hantal çarkları, insana hizmet edecek şekilde yeniden tasarlanır. Çünkü adaletin gecikmesi, aslında haksızlığın bir başka biçimidir.
İzale-i şüyu meselesi buzdağının sadece görünen kısmı. Sistemin asıl ağır işleyen çarkları arasında kaybolan çok daha kıymetli bir şey var. Zaman. Bugün bir dava açıldığında, süreç o kadar hantallaşıyor ki; belli bir noktadan sonra taraflar neden mahkemelik olduklarını, asıl dertlerinin ne olduğunu bile unutur hale geliyor. Kağıt üzerinde “dava devam ediyor” görünüyor ama aslında hayatlar, hayaller ve imkanlar o tozlu dosyaların arasında çürüyor.
Özellikle ekonomik belirsizliklerin olduğu dönemlerde, hukukun hızı doğrudan hak edişin değeri ile ölçülür. Bugünün parasıyla hakkını arayan bir vatandaş, 6-7 yıl sonra nihayet mahkeme kararına ulaştığında eline geçen miktar, enflasyon karşısında komik bir rakama dönüşmüş oluyor. Her ne kadar yasal faiz oranlarında iyileştirmeler yapılsa da, hayatın gerçek hızı ve paranın değer kaybı karşısında bu oranlar ne yazık ki sadece sembolik kalıyor.
Bir alacak davası düşünün; davanın açıldığı gün bir mülk alınabilecek o meblağ, dava bittiğinde belki sadece bir eşya parasına dönüşüyor. Bu durum, haksız olan tarafın süreci bilerek uzatmasına, yani “hukuku kötüye kullanmasına” adeta davetiye çıkarıyor.
Şunu açıkça ifade etmeliyim. Adli mercilerimiz, kağıt ve kalemden çok, toplumun zamanı konusunda tasarruflu olmak zorundadır. Adalet, sadece doğru kararı vermek değil, o kararı “anlamlı olduğu süre içinde” vermektir. Bir insanın ekmeksiz yaşaması nasıl mümkün değilse, belirsizlik içinde, adaletin gelmesini bekleyerek geçen yıllar da bir o kadar tahammül edilemezdir.
Çünkü zaman, telafisi olmayan tek sermayedir. Bir devletin vatandaşına verebileceği en büyük güvence; hakkının sadece korunacağı değil, aynı zamanda hızla teslim edileceği bir sistemdir. 12. Yargı Paketi gibi düzenlemelerle başlayan bu ayıklanma süreci, dilerim ki yargının tüm basamaklarına yayılır. Zira biz avukatların ve toplumun ortak beklentisi nettir. Gecikmiş bir adaletle teselli bulmak değil, hakkın vaktinde tecelli ettiğini görerek huzur bulmak.
Hukukun insana hizmet ettiği, adaletin sadece saraylarda yazmadığı, hayatın tam içinde hissedildiği yarınlarda buluşmak dileğiyle.
