Filistin’de, Doğu Türkistan’da ve dünyanın dört bir yanında zulüm yaşanırken; biz gerçekten ne kadar hissediyoruz, ne kadar taraf oluyoruz, ne kadar sorumluluk alıyoruz?
İnsanlık tarihi boyunca zulüm hep vardı.
Güçlünün zayıfı ezdiği, mazlumun sesinin bastırıldığı dönemler oldu.
Ama her çağın insanı bunca zulüm ve adaletsizlik karşısında önemli bşr soruyla karşı karşıya kaldı:
Zulmün ve adaletsizlik karşısında sen nerede duruyorsun?
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında çocuklar uykularında bombalarla uyanıyor; anneler evlatlarını toprağa veriyor; insanlar kimliklerinden, inançlarından, dillerinden dolayı baskıya uğruyor.
Filistin’de yıllardır süren acılar, Doğu Türkistan’da anlatılan insan hakları ihlalleri ve dünyanın başka yerlerindeki savaşlar, açlıklar, sürgünler…
Bunlar sadece haber bültenlerinden ibaret değil; bunlar insanlığın vicdan imtihanıdır.
Kur’an’ın zulüm karşısındaki tavrı nettir:
“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur…”
(Hud Suresi, 11:113)
Bu ayet yalnızca zulüm yapmayı değil, zulme sessiz kalmayı, onu normalleştirmeyi de sorgulamaya açar. Çünkü bazen zulüm sadece zalimin eliyle değil; iyi insanların suskunluğuyla da büyür.
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadis şerifi bize yol göstericidir. Haksızlığı yapan kadar, onu görüp hiçbir tavır göstermeyen kişinin de vicdani bir sorumluluğu vardır. Buradaki “dilsiz şeytan” benzetmesi; konuşma yetisi olduğu hâlde hakikati savunmayan, korku, çıkar veya kayıtsızlık sebebiyle sessiz kalan kişiye yönelik güçlü bir ahlaki uyarıdır.
Yine Mevlam bir ayette şöyle buyrulur:
“Size ne oluyor ki; ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar…’ diyen ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda mücadele etmiyorsunuz?”
(Nisâ Suresi, 4:75)
Burada dikkat çeken şey şudur:
Allah yalnızca ibadeti değil, mazlumun yanında durmayı da sorumluluk alanına koyuyor.
Toplumda sıkça dile getirilen şu söz vardır:
“Mesele Musa’nın yanında olmak değil, Firavun’un karşısında olabilmektir.”
Bu ifade doğrudan kutsal metin alıntısı değildir; ancak taşıdığı düşünce önemlidir. Çünkü haklı olanın yanında görünmek kolaydır; zor olan, güçlü de olsa haksızın karşısında durabilmektir.
Kur’an’da Firavun’un temsil ettiği şey sadece bir kişi değildir; kibir, baskı, zulüm ve kendini sorgulanamaz görmek demektir. Musa ise adalet, hakikat ve direnişi temsil eder.
Peygamber Efendimiz’in (sav) ümmet bilincini anlatan çok bilinen hadisi de bugün yeniden düşünülmeli:
“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir organı rahatsız olursa diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.”
(Buhârî, Edeb; Müslim, Birr)
Bu hadis yalnızca duygusal bir benzetme değildir; bir ölçüdür.
Eğer dünyanın bir yerinde çocuklar ölüyorsa ve biz bunu yalnızca birkaç saniyelik bir haber gibi tüketiyorsak…
Eğer mazlumun acısı bizi hiçbir davranış değişikliğine götürmüyorsa…
Eğer dua etmiyor, ses yükseltmiyor, yardım etmiyor, en azından insanlığımızı diri tutmuyorsak…
O zaman bu hadisin bize sorduğu zor bir soru vardır:
Aynı beden olma iddiamız ne kadar canlı?
Ama burada önemli bir denge de vardır.
Öfke; adalete dönüşmeli, nefrete değil.
Duyarlılık; insani sorumluluğa dönüşmeli, umutsuzluğa değil.
Mazlumun yanında olmak; başka bir haksızlığı meşrulaştırmamalıdır.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Sizden kim bir kötülük görürse eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
(Müslim, İman 78)
Bugün herkesin eli aynı ölçüde güçlü olmayabilir. Ama dili olabilir. Kalbi olabilir. Duası olabilir. Yardımı olabilir. Vicdanı olabilir.
Çünkü bazen tarihin sorduğu soru şudur:
“Zalim kimdi?” değil; “Sen o gün ne yaptın?”
Ve belki de asıl korkulması gereken şey; acının varlığı değil, acıya alışmış bir kalptir.
Allah bizleri zulmedenlerden de, zulme sessiz kalanlardan da eylemesin. Mazlumun yanında durmayı; adaleti, merhameti ve vicdanı diri tutmayı nasip etsin.
