“Hepimiz seçici günahkârlarız; rahat ettiğimiz günahı seçer, rahat etmediğimiz günahı seçenleri yargılarız…”
Bu söz ilk bakışta sert, hatta rahatsız edici gelebilir. Çünkü insanın en zor kabul ettiği şey, kendi kusurunu başkasının kusurundan daha masum görmesidir. Oysa biraz durup insan tabiatına baktığımızda görürüz ki bu cümle, yalnızca bireysel bir eleştiri değil; çağımızın en görünmez ahlaki hastalıklarından birinin tarifidir.
İnsan, çoğu zaman günahı tamamen reddeden değil; günahı sınıflandıran bir varlıktır.
Kendi öfkesine “haklı tepki” der.
Kendi dedikodusuna “gerçeği konuşmak” der.
Kendi kibrine “özgüven”, kendi cimriliğine “tasarruf”, kendi gösterişine “başarı” adını verir.
Ama aynı davranış başkasında ortaya çıktığında hüküm çok daha serttir.
Çünkü insan çoğu zaman adaletle değil, yakınlıkla değerlendirir. Kendisine yakın olanı açıklar, uzak olanı yargılar.
Belki de bu yüzden tarih boyunca insanlar en çok başkalarının günahlarından rahatsız olmuş, kendi iç dünyalarındaki karanlıkla yüzleşmekte zorlanmıştır.
Bir insanın hatasını gördüğümüzde ilk refleksimiz anlamak değil, hüküm vermek oluyor. Çünkü yargılamak, yüzleşmekten daha kolaydır.
Birini eleştirdiğimiz anda kendimizi daha temiz hissederiz.
Oysa hakikat şudur:
Başkalarının hataları bizi otomatik olarak erdemli yapmaz.
Bir insan içki içmediği için öfkeden masum olmaz.
Yalan söylemediği için kibirden korunmuş olmaz.
İbadet ettiği için merhamet sahibi olmuş sayılmaz.
İnsan bazen görünür günahlardan kaçarken görünmeyen kusurlara yer açar.
Bu yüzden seçici günahkârlık sadece dini bir mesele değildir; ahlaki bir körlüktür.
Toplumda da bunu sıkça görürüz.
Birileri israfa karşıdır ama insan kırmayı önemsemez.
Birileri kul hakkından söz eder ama emeğin hakkını teslim etmez.
Birileri doğruluğu savunur ama çıkarı söz konusu olduğunda sessizleşir.
Çünkü mesele çoğu zaman günaha karşı olmak değil; bize uzak olan günaha karşı olmaktır.
Oysa gerçek olgunluk, kendi kusurunu başkasının kusurundan önce görebilmektir.
Bilgelik;
“Ben böyle yapmam” demek değil,
“Ben de uygun şartlarda aynı yanlışa düşebilirim” diyebilmektir.
İnsanı merhametli yapan şey kusursuz olması değildir. Kendi eksikliğini bilmesidir.
Belki de bu yüzden en ağır cümleler başkaları için değil, insanın kendine kurduğu şu cümledir:
“Benim yaptığım mecburiyet, onun yaptığı karakter.”
Oysa adalet, aynı teraziyi önce kendine tutabilmektir.
Ve belki bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur:
Ben gerçekten günaha karşı mıyım, yoksa sadece bana benzemeyen günahkârlara mı?
Çünkü insanı büyüten şey, başkalarının kusurlarını teşhir etmek değil; kendi kusurlarını fark edip onlarla mücadele etmektir.
