Yediklerimizin ve içtiklerimizin doğasının bozulmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak biz de bozuluyoruz. Maddemiz sarsılınca mayamıza da halel geliyor; ürettiklerimiz, sunduğumuz hizmetler ve hatta inançlarımız bu yozlaşmadan payını alıyor. Mana derinliğine ulaşamayan her şey, gerçekliğin yerini alan birer “taklit” olarak sahnede boy gösteriyor.
Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.
Dostlar; işte tam da bu noktada, eksik bilginin ve sahte şifacıların yol açtığı yıkımı daha iyi kavramak için Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde anlattığı o meşhur “Padişah ve Cariye” hikâyesine kulak verelim:
Hikâyeye göre padişah, bir av sırasında karşılaştığı güzeller güzeli bir cariyeye âşık olur ve onu sarayına getirtir.
Ancak kaderin bir cilvesi olarak cariye, saraya adım atar atmaz hastalanır ve günden güne bir mum gibi erimeye başlar. Sevdiği kadının bu haliyle perişan olan padişah, dünyanın dört bir yanından, doğudan batıdan hekimler çağırtır.
Gelen sözde hekimler, büyük bir kibirle ve kendilerinden aşırı emin bir edayla: “Biz bu işin ustasıyız, biz adeta ölüye can veren İsa gibiyiz; bu hastalığı iyileştirmek bizim için çocuk oyuncağıdır” diyerek iddialı sözler sarf ederler.
Ancak bu ehil olmayan hekimler, hastalığın gerçek nedenini bilmeden, sadece ezbere dayalı ve yüzeysel yöntemlerle tedaviye kalkışırlar. Onlar müdahale ettikçe, cariyenin durumu iyileşmek yerine daha da kötüleşir. Padişah, “yarım hekimlerin” elinde can çekişen cariyeyi görünce, sahte uzmanlıklara güvenilemeyeceğini acı bir şekilde anlar.
Büyük bir acziyet içinde, yalın ayak mescide koşar ve Yaradan’a yakarır. Duasının bir karşılığı olarak rüyasında, kendisine “gerçek bir hekimin” gönderileceği müjdelenir.
Ertesi gün gelen hakiki hekim, diğerlerinin aksine kibre kapılmaz. Hastayla derin bir bağ kurar, onun ruhuna dokunur ve hastalığın fiziksel değil, kalbi bir mesele olduğunu keşfeder. Cariyenin bir kuyumcuya âşık olduğunu anlayan hekim, kuyumcuyu saraya getirir.
Gerçek hekimin hazırladığı iksirle kuyumcu günden güne çirkinleşip ferini kaybedince, cariyenin o “geçici hevesi” de sona erer. Gercek aşk, kusur aramaz
Tıpkı halifenin, Leyla’yı görünce “Mecnun’un uğruna çöle düştüğü kadın bu mu?” diye şaşırması ve Leyla’nın ona, “Sen bir de bana Mecnun’un gözüyle bak” demesi gibi…
Mevlânâ; sahte doktor ve sahte aşk üzerinden, bizlere hakikatin dersini bir kez daha verdi. Gördük ki; şifa ehil olmayanın elinde zehre, aşk ise özden yoksunsa bir hevese dönüşüyor.
Dünyanın taklitlerle kuşatıldığı bu çağda, özü görmeniz ve özde kalmanız temennisiyle…
Gerçek dostlara kıyınız olsun.
